2006 yılından bu yana çocuk ve gençlik tiyatrosu alanında üretim yapan bir tiyatrocu olarak, çocuklarla sanatsal iletişim alanına hem sahne üzerinden hem de 9-12 , 12-16 yaş gruplarıyla yürüttüğüm yaratıcı yazarlık çalışmaları aracılığıyla temas ediyorum. Kurucularından biri olduğum Tiyatro BeReZe’de, en başından beri çocuk ve genç seyirciyle kurduğumuz ilişkiyi “öğreten” değil, “paylaşan” bir yerden tarif etmeye çalıştık. Çocukları eksik, deneyimsiz, korunması gereken varlıklar olarak değil; düşünen, hisseden, dünyayı anlamlandırmaya çalışan bireyler olarak ele alan bir yaklaşım sürdürmek istedik. Bu yüzden sahnede kurduğumuz dilde de seçtiğimiz konularda da onları hayatın dışında tutmamaya gayret ettik. Zamanla fark ettik ki, bu çabanın önündeki en büyük engellerden biri, tabular. Ve yine fark ettik ki, söz konusu engel çocukların ya da gençlerin değil yetişkinlerin tabuları.
Tabu kelimesinin anlamını bir kez daha hep birlikte hatırlayarak başlayalım. Tabu, toplumun ya da küçük bir toplumsal kümenin aslında fiili olarak yasaklamadığı ama çeşitli yaptırımlarla etrafını sıkıca sararak bir şekilde dokunulmaz, konuşulmaz, eleştirilmez ve değiştirilemez kıldığı şeyler. Davranışlar, sözcükler, kavramlar, nesneler, olaylar ya da hikayeler.
Çocuk tiyatrosu dediğimiz alanın en tuhaf gerilimlerinden biri şu: Sahne çocuklara ait gibi görünür ama sınırlarını çoğunlukla yetişkinler çizer. Yıllardır bu alanda çalışan biri olarak şunu giderek daha net görüyorum; çocuk tiyatrosunda “tabu” dediğimiz şey aslında çocukların değil, bizim tabularımız.

Çocuk tiyatrosu alanında çalışmalara başladığımız ilk yıllarda ekip arkadaşımız Elif Temuçin’in yazıp-yönettiği “Sen Uzaktayken” isimli oyunumuzu sahneliyorduk. Bu oyun boşanma mı ölüm mü olduğu tanımlı olmayan ama bir ayrılık sonrası ‘babasız, sadece annesiyle birlikte yaşayan bir çocuğun’ odasında geçiyordu. Çocuk açısından baba özlemi, anne açısından tek başına bir çocuğu büyütüyor olmanın duyguları da hikâyenin merkezindeydi. Yeni kurulmuş bir tiyatro olarak hevesle bu ilk oyunumuzu okullarda, çeşitli eğitim kurumlarında sahnelemek istedik. Oyunumuz konusu itibariyle açıkça ‘sakıncalı’ olarak hiç tanımlanmadı. Ancak okullar veya milli eğitim tarafından ‘dokunulmaması gereken’ bir konudan bahsettiği için genellikle geri çevrildi. O yıllarda buna çok şaşırdık. Milli eğitim okullarında oyunumuzu sahneleyemeyeceğimizi anladık. Elbette eğitmenler ya da yöneticiler şunu biliyorlardı ki, çocukların aileleri boşanıyorlar veya çocuklar ebeveynlerini kaybediyorlar; bu bir gerçeklik. Ama bu konunun tiyatro sahnesinde çocuklarla paylaşılması konusunda epey çekinceliydiler. O günden bugüne küçük bir oranda değişim olduğunu da görebiliyorum fakat o yıllarda yaşadığımız şey gerçek anlamda bir ‘tabu’ ile karşılaşmaydı. Biz bu oyunumuzu uzun yıllar repertuarımızda tuttuk, oynamaya devam ettik fakat bir daha Milli Eğitim okullarının kapısını hiç çalmadık.
Boşanma ve kayıp duygusunu merkeze alan bu oyuna kimse “yanlış” demiyordu ama pek çok kurum da kapısını açmıyordu. Aslında mesele şu soru değildi: Çocuklar bunu anlayabilir mi? Anlayabileceklerini pekâlâ biliyoruz. Mesele şuydu: Yetişkinler bununla yüzleşmek istiyor mu? Yani: Bu konuyu çocuklarla konuşmakla…
Aslında bugün de durum pek değişmiş değil. Ölüm, boşanma, zorbalık, cinsellik, sınıfsal eşitsizlik… Bunların hepsi çocukların hayatında bir şekilde var. Ama bu konular sahneye gelince, yetişkinler için birden “fazla ağır” oluyor. Oysa sahnede karşılaştığımız şeyin kendisi değil, nasıl anlatıldığı belirleyicidir. Çocuklar ve gençler hiçbir gerçeği dışlamıyor; aksine onunla temas kurduklarında rahatlıyorlar. Bizim korkumuz onların korkusu değil.

Sonraki yıllarda bu deneyimimizden yola çıkarak, Türkiye’de Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu alanında yetişkinlere ait tabuların neler olduğu, neler olabileceği üzerine düşünmeye başladık. Ve kendimize şu soruyu sorarken bulduk, Çocuk ve Gençlik tiyatrosunda sahneye taşınamayacak olan bir konu var mı? Varsa bunlar neler, neden taşınamazlar ya da neden taşınmaması gerektiği düşünülüyor? Düşünüyoruz?
Örneğin ölüm meselesi: Çocuklarla ölümün konuşulması, ölümün tanıştırılması, ölümün gerçekliği üzerine sohbet etmek… Bu, belki aile içerisinde belli bir düzeyde yapılıyor olabilir. Ama eğitmenler, okul yöneticileri ve kısmen aileler çocukların bir tiyatro eserinde ölüm fikriyle tanıştırılmasını biraz tekinsiz buluyorlar. Bilhassa çocuk tiyatrosunun mutlaka mutlu etme ödevini yerine getirmesi gerekiyormuş, her şeyden önce neşe verme sorumluluğu varmış gibi düşünülerek “karanlık” ölüm konusu sahneye yakıştırılmıyor. Yetişkinler için çoğu zaman kaçınılması gereken, karanlık bir alan.
2016 yılında Martin Baltscheit’in ölüm temasını oldukça eğlenceli ve kalbe dokunur biçimde ele alan “Sadece Bir Gün” adlı oyununu sahnelemeye başladık. Oyun çocuklara ölümü, yalın bir gerçeklik olarak anlatmayı hedefleyen, mizahi yönü çok güçlü bir oyundu. Oyunun dört karakterinden biri olan sinek sahnede ölüyordu. Temsillerden sonra yetişkinler salondan çoğunlukla gözyaşıyla çıkıyordu. Çocuklar ise sineğinin ölümü konusuna genellikle şöyle yaklaşıyordu: “Arkadaşlarıyla yaşayıp, eğlenip öldü”. Tam da yazarın hedeflediği üzere, çocuk seyirciler ölümü hayatın akışı içinde olağan bir şey olarak anlamlandırırken, ebeveyn ya da eğitimci olan yetişkinler oyunu çok sevmiş, hatta eğlenmiş olmalarına rağmen “bu konu ağır değil mi?” diye soruyordu. Sıklıkla tekrar eden bu deneyimimiz aslında tabunun kime ait olduğunu açıkça gösteriyor.
Bu noktada özellikle akran zorbalığı, fiziksel ya da psikolojik şiddet ve okul içi hiyerarşik baskılar meselesi çok çarpıcı. Çünkü bunlar çocukların gündeminde en canlı, en somut başlıklardan bazıları. Birçok çocuk için okul sadece öğrenme alanı değil; aynı zamanda güç ilişkilerinin, dışlanmanın, kabul görme çabasının, bazen de açık ya da örtük şiddetin yaşandığı bir yer. Akran zorbalığı dediğimiz şey, çoğu zaman yetişkinlerin düşündüğünden çok daha sistematik ve derin bir deneyim. Ama sahneye taşımaya kalktığınızda ilk karşılaştığınız refleks şu oluyor: “Bunu göstermeyelim, model olur.” Oysa görmezden gelmek, ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, konuşulmadıkça daha görünmez ve daha yalnız yaşanan bir deneyime dönüşüyor. Ve sanat bu deneyimi görünür kılabilir.
Benzer bir durum, çocukların yetişkinler arasındaki ilişkilere tanıklığı için de geçerli. Çocuklar sadece kendi dünyalarında yaşamıyorlar; evde, okulda, sokakta yetişkinlerin birbirleriyle kurduğu ilişkileri izliyorlar. Mobbing, haksızlık, adaletsizlik, güç kullanımı… Bunların hepsi çocukların zihninde bir yerlere yazılıyor. Ancak çocuk tiyatrosu bu konuları bütünüyle yok saydığında, çocuğun gördüğü dünya ile sahnede gördüğü dünya arasında bir kopukluk oluşuyor. Tiyatro tam da bu kopukluğu kapatma potansiyeline sahipken, biz çoğu zaman o alanı bilinçli olarak boş bırakıyoruz.
Cinsellik ve aşk meselesi ise belki de tiyatromuzda en yoğun tabuların olduğu alan. Özellikle çocuk tiyatrosunda aşkın bile ne kadar “gösterilebilir” olduğu eğitimciler tarafından sürekli örtük biçimde denetleniyor. Küçük bir temas, bir yakınlaşma anı bile yetişkinler için tedirginlik yaratabiliyor. Oysa çocuklar bu duygulara, durumlara hiç yabancı değiller. Merak ediyorlar, gözlemliyorlar, anlamlandırmaya çalışıyorlar. Hatta çoğu zaman sahnede karşılaştıkları en küçük bir duygu ipucunu bile büyüterek konuşmak istiyorlar. Bizim sakındığımız şey, onların merakını ortadan kaldırmıyor; aksine o merakı konuşabilecekleri alanları daraltıyor. Özellikle gençlik tiyatrosunda cinsellik, kendi cinselliğini tanıma, karşı cinsi tanıma, öpüşme dokunma, çocukluktan itibaren kızlar ve erkekler arası cinsel ya da duygusal tansiyon, cinsel yönelimler, bilhassa queer meseleler toplumun her alanında olduğu gibi hatta çok daha büyük bir tabu. Bu konular alandan içeri giremiyor bile. Bizim toplumsal, kültürel bir çıktımız olarak gençlik tiyatrosu alanımız tamamen heteronormatif bir çerçevede kalıyor. Kalmak zorunda kalıyor çünkü biz gençlerle, hatta birbirimizle heteronormatif alışkanlıklarımızın ötesinde nasıl ilişki kuracağımızı zaten bilemediğimiz için bu alışkanlığımızın dışında bir dili sanat eserlerimize, tiyatro sahnemize nasıl taşıyacağımızı da bilemiyor, bulamıyoruz. Bir yanıyla da queer işaretler "garip, tuhaf, tamamen norm dışı" algılanacağı için bu çarpışmaya maruz kalmamak adına zaten sanatçılar olarak bir otokontrol çalıştırıyoruz ve bu elimizi yakacak, dokunulmayacak alana bir şekilde hiç girmemeye gayret ediyoruz.
Ekonomik ve sosyal sınıflar, ayrımcılık meseleleri de benzer bir kör noktada duruyor. Sanki çocukları bu konulardan uzak tutarsak daha “temiz” bir dünya kuracakmışız gibi davranıyoruz. Oysa çocuklar eşitsizliği görüyor. Kimin neye erişebildiğini, kimin dışlandığını, kimin daha güçlü olduğunu fark ediyor. Bu fark ediş çoğu zaman adı konulamayan bir huzursuzluk yaratıyor. Tiyatro, bu huzursuzluğu görünür kılabilecek, üzerine düşünme alanı açabilecek bir yerken, biz bu başlıkları çoğu zaman kasıtlı olarak dışarıda bırakıyoruz.
Fiziksel ve zihinsel engeller meselesi de çocuk tiyatrosunda çoğu zaman sahneden uzak tutulan bir başka konu. Engelli, dezavantajlı bir karakteri merkeze almak ya da bu deneyimi görünür kılmak hâlâ “hassas” veya “riskli” bulunabiliyor. Oysa çocuklar farklılıkla karşılaşmaktan kaçınmıyor; aksine anlamaya çalışıyorlar. Sorun, bu temsillerin nasıl kurulacağına dair yeterince düşünmemek ya da hata yapma korkusuyla hiç denememek. Engeli bir “acı hikâyesi” ne indirgemeden, bir kişisel nitelik olarak, hayatın doğal çeşitliliği içinde ele alabilmek mümkün. Bunu yapmadığımızda ise sahnede yine eksik bir dünya kuruyoruz; oysa gerçek hayat, farklı bedenlerin, farklı zihinlerin ve farklı deneyimlerin birlikte var olduğu bir yer. Tiyatro da bu çoğulluğu görünür kılabildiği ölçüde sahici olacak.
Gerçekte sorun şu: Biz çocuk tiyatrosunu ısrarla “neşeli ve zararsız” bir alan olarak kodluyoruz. Bu bakımdan, hayata benzer taraflarını bilinçli olarak törpülemek istiyoruz. Sanki temel görevi sadece eğlendirmekmiş gibi düşünmek istiyoruz. Bu yaklaşım, sanatçıyı da ister istemez otosansüre itiyor. “Ya yanlış anlaşılırsa?”, “Ya pedagojik bulunmazsa?”, “Ya öğretmenler veya velileri huzursuz ederse?” gibi sorular, yaratıcı sürecin önüne geçiyor. Böyle olunca da sahne, hayatın sadeleştirilmiş ve steril bir versiyonuna dönüşüyor.
Oysa çocuk tiyatrosu yapmanın, seyirciyle kurulan iletişim açısından yetişkin tiyatrosundan temelde bir farkı yok; olmamalı da. Karşımızdaki seyirci, yaşı ne olursa olsun düşünen, hisseden, yorumlayan bir özne. Çocuğu ya da genci daha “az anlayan” bir yerde konumlandırdığımız anda, onunla kurduğumuz ilişkiyi de zayıflatıyoruz. Oysa mesele, neyi anlattığımızdan çok, nasıl bir ilişki kurduğumuz meselesi. Yetişkin seyirciye gösterdiğimiz ciddiyetle, aynı estetik özenle ve en önemlisi aynı dürüstlükle kurulan bir sahne dili, yaş farkını ortadan kaldıran ortak bir zemin yaratır. Bu zeminde çocuk da yetişkin de hikâyeye kendi deneyimiyle dahil olacaktır; tiyatronun asıl gücü de tam olarak burada ortaya çıkar.
Ele aldığımız hemen her konuyu incitmeden, korkutmadan, ama saklamadan anlatmanın yollarını aramak mümkün. Hatta belki de asıl yaratıcı alan tam olarak burası. Nasıl anlattığımız üzerine daha çok düşünmek, daha çok denemek, yanılmak, tartışmak gerekiyor. Çünkü çocuklar tüm bu sakındığımız konuları hayatın içinde yaşıyor, görüyor, hissediyor. Tabu olarak çerçeveleyip sakındığımız konular biz sahnede yok sayınca çocukların gündeminden kalkmış olmuyorlar.
Çocuk seyirciyle gerçekten hemzemin bir ilişki kurabilmek, onların aklına, sezgisine ve duygusuna güvenmekle başlıyor. Ama bu yaklaşımın alanda karşılık bulabilmesi için bireysel çabaların ötesine geçmemiz gerekiyor. Ne yazık ki, Türkiye’de çocuk ve gençlik tiyatrosu hâlâ içerik açısından yeterince tartışılmayan, cesaret göstermeyen, kendi içine kapalı kılınan bir alan. Özellikle yetişkinlerin tabuları söz konusu olduğunda, ortak düşünme ve birlikte üretme pratiklerinin eksikliği daha da görünür hale geliyor. Bu alanın gelişebilmesi, estetik ve düşünsel olarak genişleyebilmesi için tabuları daha fazla konuşmaya, açık tartışma ortamlarına, deneyim paylaşımlarına, yazılı üretime ve kaynakların çoğaltılmasına ihtiyaç var.
Çeviriler, yöntem araştırmaları, atölyeler… Bunların hepsi hem cesaret verici hem de ufuk açıcı araçlar olacak. Çünkü tabu dediğimiz mesele, tek başına aşılabilecek bir şey değil; ancak birlikte konuşuldukça, farklı bakış açılarıyla karşılaştıkça ve o “kapalı kutu” nun kapağını aralamaya cesaret ettikçe dönüşebiliyor. Bugün bu alanda çalışan pek çok kişinin hissettiği o tatlı açlık da tam olarak buradan geliyor: Henüz yeterince dokunmadığımız, ama dokundukça çoğalacak bir düşünme ve üretme alanının eşiğinde olma hissi.
Belki de en basit yerden başlamalıyız: Çocuklara ve gençlere hayatı eksilterek değil, çoğaltarak anlatmak. Çünkü onlar zaten bizimle beraber bu hayatın içindeler; kayıpları görüyorlar, adaletsizlikleri hissediyorlar ve çoğu zaman merak ettikleri şeylerle baş başa kalıyorlar. Bizim sahnede yaptığımız şey, onların zaten sezdiği, bildiği, bazen adını koyamadığı duygulara bir karşılık vermek olmalı aslında. Hayatı sterilize ederek değil, onun çelişkileriyle, kırılganlıklarıyla ve güzellikleriyle birlikte paylaşarak kurulan bir sahne dili, çocuk ve gençlerle gerçek bir temas yaratacak. Tabuların olduğu yerde susmak kolay; konuyu değiştirmek, yumuşatmak, görmezden gelmek de öyle. Ama tiyatro zaten biraz da o sessizliği bozmak için var. O yüzden belki de tiyatrocular, eğitimciler, bakım verenler olarak kendimize sürekli şunu hatırlatmalıyız: Biz anlatmaktan vazgeçtikçe alan daralıyor, ama denedikçe, risk aldıkça ve yeni bir dil aradıkça o alan genişliyor. Kusursuz olmak zorunda değiliz; samimi, meraklı, cesur ve paylaşımcı olmak yeterli. Çünkü sahnede açılan her küçük gedik, arkasından gelecek başka sözlere, başka hikâyelere yer açıyor. Ve belki de en önemlisi, biz cesaret ettikçe kendimize de onlara da yalnız olmadığımızı fark ettireceğiz.

